2770000059510
906285
https://www.sehadetkitap.com/urun/cins-dergisi-sayi-134-kasim-2026-bir-kadir-gecesinde-secilenler-secildiler
Cins Dergisi Sayı: 134 (Kasım 2026) ;Bir Kadir Gecesinde Seçilenler Seçildiler
90
BİZ BU ADAMA NE YAPTIK?
Beş yıl oldu. Anlamı Türkiye olan bir ağırlığı tabutta bir avuç insanın elleri üstünde taşıyıp da Şehzadebaşı'na gömüp geri döndüğümüz günün üzerinden beş yıl geçmiş. Bu beş yılda Sezai Karakoç hakkında konuşuldu gibi duruyor. Sanatı, düşüncesi, yaptıkları ve yapabildikleri yeterince anlatıldı gibi duruyor. Bu, iyiye işaret değil.
Ölümünden sonra herkesin üzerinde anlaşabileceği bir Sezai Karakoç çıktı ortaya. Şairdi, büyüktü, mütefekkirdi, medeniyetimizin sesiydi. Biraz şiirinden okundu, birkaç sözü alıntılandı, fotoğrafları paylaşıldı. Sonra herkes kendi işine döndü. Karakoç da kendisine ayrılan yere, yani saygı duyulan ama pek de rahatsız edemeyen büyüklerin arasına yerleştirildi. Oysa bir sanatçı için en büyük talihsizlik, hakkında söylenen güzel sözlerin çokluğu olabilir.
Çünkü hepimizin bildiği gibi bir sanatçıyı övmekle ondan kurtulmak arasında bazen sandığımızdan daha kısa bir mesafe vardır. Bir sanatçıyı yeterince yüceltirseniz onu artık dinlemeniz gerekmez. Heykeller itiraz edemez çünkü.
İsabetli ya da değil, bir insanın hayatını neye verdiği, geriye ne bıraktığı kadar önemli bir sorudur. Terekenin tevili mümkün çünkü. Modern eleştiri biraz da bunun için icat edildi. Ama bizzat yöneldiği çaba tevile o kadar da açık değil. Sezai Karakoç ömrünü şiir yazmaya vermedi. Şiirin de içinde bulunduğu bir dünyanın yeniden kurulabileceğine inanmaya verdi. Daha doğrusu bizi inandırmaya. Müstağni tavrı huysuzluğundan değil, kendini feda etmiş bir öğretmenin kendini yakarak etrafını aydınlatmasıydı. Herkesi ve her şeyi eleştiren karakteri, kusursuzluk olarak kendini ortaya çıkarmaya değil, tek bir kusursuzun varlığını işaret etme çabasına hizmetti.
Sancılı anlaşılmak çabasında aradan geçen beş yılın muhasebesini yapalım istedik bir yerde. Bu yüzden içinde yaşadığımız görüntü çağında Sezai Karakoç da bir görüntüye dönüşüyor gibi. Okuyoruz, övüyoruz ve okutuyoruz. Her üçünün de çoğunlukla gerçekliğe değen bir tarafı yok. Çünkü bu beş yılın ardından bakınca Sezai Karakoç, ne hak ettiği şekliyle övülebildi, ne hak ettiği şekliyle tartışılabildi ne de onunla gerçek bir temas kurmaya çalışıldı.
***
Şehzadebaşı avlusuna gömdüğümüz şeyin bir ceset değil de bir tohum olduğunu bilenler için söyleyelim. Karakoç'un -bizi fevkalade rahatsız edecek olmasına karşın- bıraktığı miras belki de şu sorunun cevabını ararken yeşerecektir: Bir insanın inandığı şeyle yaşaması mümkün mü?
Politik atmosferin ihtiyaç duyduğu 'heykel Sezai Karakoç'u sevenlerin sevmeyeceği bir soru bu. Çünkü cevabını vermek zorunda kalabiliriz. Üniversitelerimiz ve akademisyenlerimiz var. Dergilerimiz ve yazarlarımız var. Patronlarımız var, bürokratlarımız ve siyasilerimiz... Mebzul miktarda ve her yerde… Onunla birlikte düşünmeye çoktan hazırız. Şerhler ve haşiyeler, üzerine metinler, özel sayılar ve belgeseller yapabiliriz. Konusu, konumuz olabilir. Sevebiliriz bile sevdiklerini.
Ama bu görüntünün sahihliği, fiziğin duvarına çarpınca ortaya çıkıyor. Peki ya konusu konumuz olduğunda yaşamamız gereken hayat? Ya sevdiklerini sevdiğimizde takip etmemiz gereken çizgi? Hikâyeyi bir başka yerinden okuma bu. Dahası derginin içinde var. Birbirinden kıymetli isimler pek çok yerden konuştular meselemizi.
Başlarken en azından şunu söylemek içindi bu takdim: Yalvarırız Sezai Bey'i öldürmeyelim. En azından bir kez daha.
***
Belki de Sezai Bey'in onu konuşurken zorluk çekmeyelim diye Eugène Guıllevıc'ten yaptığı çeviride Türkçeleştirdiği şekliyle söylemeliyiz sadece:
Kayalar bilmez
Konuşur durursunuz onlardan
Avuçlarında başlayıp biten
Büyüklüktür yalnız
Beş yıl oldu. Anlamı Türkiye olan bir ağırlığı tabutta bir avuç insanın elleri üstünde taşıyıp da Şehzadebaşı'na gömüp geri döndüğümüz günün üzerinden beş yıl geçmiş. Bu beş yılda Sezai Karakoç hakkında konuşuldu gibi duruyor. Sanatı, düşüncesi, yaptıkları ve yapabildikleri yeterince anlatıldı gibi duruyor. Bu, iyiye işaret değil.
Ölümünden sonra herkesin üzerinde anlaşabileceği bir Sezai Karakoç çıktı ortaya. Şairdi, büyüktü, mütefekkirdi, medeniyetimizin sesiydi. Biraz şiirinden okundu, birkaç sözü alıntılandı, fotoğrafları paylaşıldı. Sonra herkes kendi işine döndü. Karakoç da kendisine ayrılan yere, yani saygı duyulan ama pek de rahatsız edemeyen büyüklerin arasına yerleştirildi. Oysa bir sanatçı için en büyük talihsizlik, hakkında söylenen güzel sözlerin çokluğu olabilir.
Çünkü hepimizin bildiği gibi bir sanatçıyı övmekle ondan kurtulmak arasında bazen sandığımızdan daha kısa bir mesafe vardır. Bir sanatçıyı yeterince yüceltirseniz onu artık dinlemeniz gerekmez. Heykeller itiraz edemez çünkü.
İsabetli ya da değil, bir insanın hayatını neye verdiği, geriye ne bıraktığı kadar önemli bir sorudur. Terekenin tevili mümkün çünkü. Modern eleştiri biraz da bunun için icat edildi. Ama bizzat yöneldiği çaba tevile o kadar da açık değil. Sezai Karakoç ömrünü şiir yazmaya vermedi. Şiirin de içinde bulunduğu bir dünyanın yeniden kurulabileceğine inanmaya verdi. Daha doğrusu bizi inandırmaya. Müstağni tavrı huysuzluğundan değil, kendini feda etmiş bir öğretmenin kendini yakarak etrafını aydınlatmasıydı. Herkesi ve her şeyi eleştiren karakteri, kusursuzluk olarak kendini ortaya çıkarmaya değil, tek bir kusursuzun varlığını işaret etme çabasına hizmetti.
Sancılı anlaşılmak çabasında aradan geçen beş yılın muhasebesini yapalım istedik bir yerde. Bu yüzden içinde yaşadığımız görüntü çağında Sezai Karakoç da bir görüntüye dönüşüyor gibi. Okuyoruz, övüyoruz ve okutuyoruz. Her üçünün de çoğunlukla gerçekliğe değen bir tarafı yok. Çünkü bu beş yılın ardından bakınca Sezai Karakoç, ne hak ettiği şekliyle övülebildi, ne hak ettiği şekliyle tartışılabildi ne de onunla gerçek bir temas kurmaya çalışıldı.
***
Şehzadebaşı avlusuna gömdüğümüz şeyin bir ceset değil de bir tohum olduğunu bilenler için söyleyelim. Karakoç'un -bizi fevkalade rahatsız edecek olmasına karşın- bıraktığı miras belki de şu sorunun cevabını ararken yeşerecektir: Bir insanın inandığı şeyle yaşaması mümkün mü?
Politik atmosferin ihtiyaç duyduğu 'heykel Sezai Karakoç'u sevenlerin sevmeyeceği bir soru bu. Çünkü cevabını vermek zorunda kalabiliriz. Üniversitelerimiz ve akademisyenlerimiz var. Dergilerimiz ve yazarlarımız var. Patronlarımız var, bürokratlarımız ve siyasilerimiz... Mebzul miktarda ve her yerde… Onunla birlikte düşünmeye çoktan hazırız. Şerhler ve haşiyeler, üzerine metinler, özel sayılar ve belgeseller yapabiliriz. Konusu, konumuz olabilir. Sevebiliriz bile sevdiklerini.
Ama bu görüntünün sahihliği, fiziğin duvarına çarpınca ortaya çıkıyor. Peki ya konusu konumuz olduğunda yaşamamız gereken hayat? Ya sevdiklerini sevdiğimizde takip etmemiz gereken çizgi? Hikâyeyi bir başka yerinden okuma bu. Dahası derginin içinde var. Birbirinden kıymetli isimler pek çok yerden konuştular meselemizi.
Başlarken en azından şunu söylemek içindi bu takdim: Yalvarırız Sezai Bey'i öldürmeyelim. En azından bir kez daha.
***
Belki de Sezai Bey'in onu konuşurken zorluk çekmeyelim diye Eugène Guıllevıc'ten yaptığı çeviride Türkçeleştirdiği şekliyle söylemeliyiz sadece:
Kayalar bilmez
Konuşur durursunuz onlardan
Avuçlarında başlayıp biten
Büyüklüktür yalnız
BİZ BU ADAMA NE YAPTIK?
Beş yıl oldu. Anlamı Türkiye olan bir ağırlığı tabutta bir avuç insanın elleri üstünde taşıyıp da Şehzadebaşı'na gömüp geri döndüğümüz günün üzerinden beş yıl geçmiş. Bu beş yılda Sezai Karakoç hakkında konuşuldu gibi duruyor. Sanatı, düşüncesi, yaptıkları ve yapabildikleri yeterince anlatıldı gibi duruyor. Bu, iyiye işaret değil.
Ölümünden sonra herkesin üzerinde anlaşabileceği bir Sezai Karakoç çıktı ortaya. Şairdi, büyüktü, mütefekkirdi, medeniyetimizin sesiydi. Biraz şiirinden okundu, birkaç sözü alıntılandı, fotoğrafları paylaşıldı. Sonra herkes kendi işine döndü. Karakoç da kendisine ayrılan yere, yani saygı duyulan ama pek de rahatsız edemeyen büyüklerin arasına yerleştirildi. Oysa bir sanatçı için en büyük talihsizlik, hakkında söylenen güzel sözlerin çokluğu olabilir.
Çünkü hepimizin bildiği gibi bir sanatçıyı övmekle ondan kurtulmak arasında bazen sandığımızdan daha kısa bir mesafe vardır. Bir sanatçıyı yeterince yüceltirseniz onu artık dinlemeniz gerekmez. Heykeller itiraz edemez çünkü.
İsabetli ya da değil, bir insanın hayatını neye verdiği, geriye ne bıraktığı kadar önemli bir sorudur. Terekenin tevili mümkün çünkü. Modern eleştiri biraz da bunun için icat edildi. Ama bizzat yöneldiği çaba tevile o kadar da açık değil. Sezai Karakoç ömrünü şiir yazmaya vermedi. Şiirin de içinde bulunduğu bir dünyanın yeniden kurulabileceğine inanmaya verdi. Daha doğrusu bizi inandırmaya. Müstağni tavrı huysuzluğundan değil, kendini feda etmiş bir öğretmenin kendini yakarak etrafını aydınlatmasıydı. Herkesi ve her şeyi eleştiren karakteri, kusursuzluk olarak kendini ortaya çıkarmaya değil, tek bir kusursuzun varlığını işaret etme çabasına hizmetti.
Sancılı anlaşılmak çabasında aradan geçen beş yılın muhasebesini yapalım istedik bir yerde. Bu yüzden içinde yaşadığımız görüntü çağında Sezai Karakoç da bir görüntüye dönüşüyor gibi. Okuyoruz, övüyoruz ve okutuyoruz. Her üçünün de çoğunlukla gerçekliğe değen bir tarafı yok. Çünkü bu beş yılın ardından bakınca Sezai Karakoç, ne hak ettiği şekliyle övülebildi, ne hak ettiği şekliyle tartışılabildi ne de onunla gerçek bir temas kurmaya çalışıldı.
***
Şehzadebaşı avlusuna gömdüğümüz şeyin bir ceset değil de bir tohum olduğunu bilenler için söyleyelim. Karakoç'un -bizi fevkalade rahatsız edecek olmasına karşın- bıraktığı miras belki de şu sorunun cevabını ararken yeşerecektir: Bir insanın inandığı şeyle yaşaması mümkün mü?
Politik atmosferin ihtiyaç duyduğu 'heykel Sezai Karakoç'u sevenlerin sevmeyeceği bir soru bu. Çünkü cevabını vermek zorunda kalabiliriz. Üniversitelerimiz ve akademisyenlerimiz var. Dergilerimiz ve yazarlarımız var. Patronlarımız var, bürokratlarımız ve siyasilerimiz... Mebzul miktarda ve her yerde… Onunla birlikte düşünmeye çoktan hazırız. Şerhler ve haşiyeler, üzerine metinler, özel sayılar ve belgeseller yapabiliriz. Konusu, konumuz olabilir. Sevebiliriz bile sevdiklerini.
Ama bu görüntünün sahihliği, fiziğin duvarına çarpınca ortaya çıkıyor. Peki ya konusu konumuz olduğunda yaşamamız gereken hayat? Ya sevdiklerini sevdiğimizde takip etmemiz gereken çizgi? Hikâyeyi bir başka yerinden okuma bu. Dahası derginin içinde var. Birbirinden kıymetli isimler pek çok yerden konuştular meselemizi.
Başlarken en azından şunu söylemek içindi bu takdim: Yalvarırız Sezai Bey'i öldürmeyelim. En azından bir kez daha.
***
Belki de Sezai Bey'in onu konuşurken zorluk çekmeyelim diye Eugène Guıllevıc'ten yaptığı çeviride Türkçeleştirdiği şekliyle söylemeliyiz sadece:
Kayalar bilmez
Konuşur durursunuz onlardan
Avuçlarında başlayıp biten
Büyüklüktür yalnız
Beş yıl oldu. Anlamı Türkiye olan bir ağırlığı tabutta bir avuç insanın elleri üstünde taşıyıp da Şehzadebaşı'na gömüp geri döndüğümüz günün üzerinden beş yıl geçmiş. Bu beş yılda Sezai Karakoç hakkında konuşuldu gibi duruyor. Sanatı, düşüncesi, yaptıkları ve yapabildikleri yeterince anlatıldı gibi duruyor. Bu, iyiye işaret değil.
Ölümünden sonra herkesin üzerinde anlaşabileceği bir Sezai Karakoç çıktı ortaya. Şairdi, büyüktü, mütefekkirdi, medeniyetimizin sesiydi. Biraz şiirinden okundu, birkaç sözü alıntılandı, fotoğrafları paylaşıldı. Sonra herkes kendi işine döndü. Karakoç da kendisine ayrılan yere, yani saygı duyulan ama pek de rahatsız edemeyen büyüklerin arasına yerleştirildi. Oysa bir sanatçı için en büyük talihsizlik, hakkında söylenen güzel sözlerin çokluğu olabilir.
Çünkü hepimizin bildiği gibi bir sanatçıyı övmekle ondan kurtulmak arasında bazen sandığımızdan daha kısa bir mesafe vardır. Bir sanatçıyı yeterince yüceltirseniz onu artık dinlemeniz gerekmez. Heykeller itiraz edemez çünkü.
İsabetli ya da değil, bir insanın hayatını neye verdiği, geriye ne bıraktığı kadar önemli bir sorudur. Terekenin tevili mümkün çünkü. Modern eleştiri biraz da bunun için icat edildi. Ama bizzat yöneldiği çaba tevile o kadar da açık değil. Sezai Karakoç ömrünü şiir yazmaya vermedi. Şiirin de içinde bulunduğu bir dünyanın yeniden kurulabileceğine inanmaya verdi. Daha doğrusu bizi inandırmaya. Müstağni tavrı huysuzluğundan değil, kendini feda etmiş bir öğretmenin kendini yakarak etrafını aydınlatmasıydı. Herkesi ve her şeyi eleştiren karakteri, kusursuzluk olarak kendini ortaya çıkarmaya değil, tek bir kusursuzun varlığını işaret etme çabasına hizmetti.
Sancılı anlaşılmak çabasında aradan geçen beş yılın muhasebesini yapalım istedik bir yerde. Bu yüzden içinde yaşadığımız görüntü çağında Sezai Karakoç da bir görüntüye dönüşüyor gibi. Okuyoruz, övüyoruz ve okutuyoruz. Her üçünün de çoğunlukla gerçekliğe değen bir tarafı yok. Çünkü bu beş yılın ardından bakınca Sezai Karakoç, ne hak ettiği şekliyle övülebildi, ne hak ettiği şekliyle tartışılabildi ne de onunla gerçek bir temas kurmaya çalışıldı.
***
Şehzadebaşı avlusuna gömdüğümüz şeyin bir ceset değil de bir tohum olduğunu bilenler için söyleyelim. Karakoç'un -bizi fevkalade rahatsız edecek olmasına karşın- bıraktığı miras belki de şu sorunun cevabını ararken yeşerecektir: Bir insanın inandığı şeyle yaşaması mümkün mü?
Politik atmosferin ihtiyaç duyduğu 'heykel Sezai Karakoç'u sevenlerin sevmeyeceği bir soru bu. Çünkü cevabını vermek zorunda kalabiliriz. Üniversitelerimiz ve akademisyenlerimiz var. Dergilerimiz ve yazarlarımız var. Patronlarımız var, bürokratlarımız ve siyasilerimiz... Mebzul miktarda ve her yerde… Onunla birlikte düşünmeye çoktan hazırız. Şerhler ve haşiyeler, üzerine metinler, özel sayılar ve belgeseller yapabiliriz. Konusu, konumuz olabilir. Sevebiliriz bile sevdiklerini.
Ama bu görüntünün sahihliği, fiziğin duvarına çarpınca ortaya çıkıyor. Peki ya konusu konumuz olduğunda yaşamamız gereken hayat? Ya sevdiklerini sevdiğimizde takip etmemiz gereken çizgi? Hikâyeyi bir başka yerinden okuma bu. Dahası derginin içinde var. Birbirinden kıymetli isimler pek çok yerden konuştular meselemizi.
Başlarken en azından şunu söylemek içindi bu takdim: Yalvarırız Sezai Bey'i öldürmeyelim. En azından bir kez daha.
***
Belki de Sezai Bey'in onu konuşurken zorluk çekmeyelim diye Eugène Guıllevıc'ten yaptığı çeviride Türkçeleştirdiği şekliyle söylemeliyiz sadece:
Kayalar bilmez
Konuşur durursunuz onlardan
Avuçlarında başlayıp biten
Büyüklüktür yalnız
Paytr İle Öde
| Taksit Sayısı | Taksit tutarı | Genel Toplam |
|---|---|---|
| 2 | 45,00 | 90,00 |
| 3 | 30,00 | 90,00 |
Yorum yaz
Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.